Adalet ve Kalkınma Arasında AK Parti


Creative Commons License

Aktay Y.

in: Kuruluşundan Bugüne AK Parti - Siyaset, Nebi Miş,Ali Arslan, Editor, SETA, Ankara, pp.231-260, 2018

  • Publication Type: Book Chapter / Chapter Research Book
  • Publication Date: 2018
  • Publisher: SETA
  • City: Ankara
  • Page Numbers: pp.231-260
  • Editors: Nebi Miş,Ali Arslan, Editor

Abstract

ADALET VE KALKINMA ARASINDA AK PARTİ

 

PROF. DR. YASİN AKTAY

 

AK Parti’yi Cumhuriyet dönemi Türk siyasi hayatında Cumhuriyet Halk Partisinden sonra ülkenin siyasi ve toplumsal yapısına en güçlü damgayı vurmuş parti olarak nitelemeye muhtemelen artık kimsenin itirazı yoktur. Cumhuriyeti ve rejimi kuran, 27 yıl boyunca doğrudan yönetimiyle, çok partili hayatın çoğunda da resmi ideolojinin sözcülüğünü yürütmesi dolayısıyla işleyen etkisiyle CHP karşısındaki toplumsal ve siyasi muhalefetin vardığı en güçlü ifade, örgütlülük ve taban AK Parti’de tezahür etmiş oldu. CHP’nin başlarda merkezi temsil ettiği ve çevreden gelen güçlere karşı tutucu bir direnişi temsil ettiği bu süreç çok partili hayata geçişle birlikte kıyasıya bir rekabete dönüştü. Ancak bu demokratik rekabette uzun süre CHP resmi kurucu ideolojinin temsilcisi olmanın haksız rekabet avantajını tam demokrasinin gelişimi üzerinde bir Demokles kılıcı gibi kullandı. CHP’nin korumaya çalıştığı statüko içinde devlet de statükonun elitleri de aslında Türkiye’nin potansiyeliyle karşılaştırıldığında o kadar da büyük veya zengin değillerdi. Ülkenin potansiyellerinin daha verimli bir kullanımı çok daha güçlü ve büyük bir ülkeye ulaştırabilirdi ama bu ne CHP’nin elitist statükocu aklıyla ne de onun asker ve zinde güçler tarafından temin edilen vesayetini zımnen kabul eden sağ siyasetle mümkün olabilirdi. 

Bu siyasal aklın 1960 yılından itibaren devreye soktuğu darbeler geleneği ülkenin kalkınmasına da hiç kuşkusuz güçlü bir ket vuruyordu. Çünkü adil, kuşatıcı ve rasyonel olmayan, ülkenin sosyal sermayesini yeterince değerlendiremeyen, ideolojiyi giderek reel dünyanın önüne geçiren bir akıl ülkeyi kalkındıramazdı. Bu bağlamda 28 Şubat 1997 yılında içine girilen son darbe süreci, bin yıl süreceği iddiasıyla aslında bizzat toplumun asli unsurlarına meydan okumuş oluyordu. Bu meydan okumanın içerdiği kibir ve ideolojik körlük toplumun çok da derininde olmayan hareketlilikleri görmekten acizdi. Türkiye 50 yılından itibaren nüfusunun yüzde 60’ına yakınını kırdan kente taşımış ve bunun yarattığı bir dizi sosyal, siyasi ve ekonomik ihtiyacın yarattığı taleplere sahip alabildiğine dinamik bir toplumdu. Bu toplumun artık en son 28 Şubat darbesinde tezahür etmiş olan akılla idare edilmesi mümkün olamazdı. Toplum artan kentli nüfusu, orta sınıfı ve nispeten değişmeye yüz tutmuş ekonomik ve sosyal elitiyle daha iyi sağlık, daha iyi ulaşım ve iletişim altyapısı, daha iyi bir ekonomi yönetimi ve yüksek eğitim hizmeti talep ediyordu. Oysa Türkiye’de var olan yönetim bu hizmetleri sunabilecek bir anlayıştan ve yeterlilikten yoksundu. 

Aslında AK Parti’nin iktidara geldiği süreç bağlamında ülkenin en önemli iki sorunu bir bakıma tam da “adalet” ve “kalkınma” kavramı içinde hülasa edilebilir. Ülkede hükümetlerin dinamik toplumun taleplerine cevap verecek bir siyaset performansından uzak oluşları, yönetimde taşların hiç birinin olması gerektiği yerde olmayışı bir adalet eksikliği olarak tanımlanabilir. Adalet yoktu çünkü hiç kimse ve piç bir şey olması gereken yerde değildi. Siyasetin görevi olmayanlar tarafından zoraki dizayn edilmesiyle herkes ve herşey yerinden olmuştu. Adaletin bir tarifi de her şeyin yerli yerine oturtulmasıdır. Bunun devamı genellikle istikrar olarak gelir. Özellikle  toplumun rızasıyla oluşan bu durumun temin edilmesi durumunda kalkınma için gerekli temel şart da sağlanmış olur.

2001 yılında tam da adaletin ve kalkınmanın ciddi bir toplumsal talep olduğu dönemde AK Parti bu iki şiarı kaldırarak, onlar üzerinde odaklanarak kuruldu. Kuruluşunun üzerinden 16 yıl, iktidara gelişinin üzerinden de 15 yıl geçti. Şimdi AK Parti’nin bu süreç içinde bence gerek dışarıdan kendisine yöneltilecek gerek kendi kendine yönelteceği en önemli soru adalet ve kalkınma açısından nereye geldiği, neyi başarıp neyi başaramamış olduğudur.

Bu yazıda bir bakıma bu iki temel kavramın AK Parti’nin 15 yıllık iktidar pratiği içinde nasıl bir yer tutmuş olduğuna dair bir değerlendirme yapmaya çalışacağız. Doğrusu bu işe ilginç bir ikilemin altını çizerek başlamak başlayabiliriz. İkilem, AK Parti’nin her iki kavramın altını çizdiği kuruluş aşamasında bir muhalefet partisi olması ve bu iki kavramları bu konumdan sahiplendiğidir. Muhalefette kalma süresi ve deneyimi bir buçuk yıldan az olan AK Parti’nin bu iki kavramın içerdiği iddiaları iktidarda da sürdürebilmiş olması da yine partinin kendine özgü vasıflarını belirginleştiriyor. Bu özelliği iktidardayken, var olan başka bir iktidara muhalefet etmek gibi bir rolü üstlenmesini gerektirmişken, aradan geçen zaman içinde iddialarını gerçekleştirmiş ve bu alanda belli bir rutinleşme aşamasına da gelmiş bir hareket olması dikkat çekiyor. Tam da bu aşamada eleştiri oklarını artık muhalefet partilerine yöneltmek yerine kendi kendine yönelten bir aşamaya gelmiş olması şimdiye kadarki bir çok deneyimleri gibi bu deneyimiyle de bir özgünlük ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.