Different Interpretations of Abū Ḥanīfa: the Ḥanafī Jurists and the Ḥanafī Theologians


Creative Commons License

Demir A.

ULUM, vol.1, no.2, pp.259-279, 2018 (Refereed Journals of Other Institutions)

  • Publication Type: Article / Article
  • Volume: 1 Issue: 2
  • Publication Date: 2018
  • Doi Number: 10.5281/zenodo.3354421
  • Title of Journal : ULUM
  • Page Numbers: pp.259-279

Abstract

Since the spread of Islam in Transoxiana (Mā-warāʾ al-Nahr), religious understanding based on the opinions of Abū Ḥanīfa (d. 150/767) have always been dominant in the region. Therefore, it was not possible for other perspectives, which may run counter to Abū Ḥanīfa’s opinions, to be influential in the region. That Najjāriyya and Karrāmiyya could not be perennial in the region may be an example of this case. Similarly, Māturīdiyya, which benefited from Abū Ḥanīfa’s treatises of creed and his rational method, could not get adequate support from people at the time of Abū Manṣūr al-Māturīdī (d. 333/944) and Abū l-Muʿīn al-Nasafī (d. 508/1114) because the school was seen as an opposite approach to the prevailing imaginations about Abū Ḥanīfa. Moreover, the Ḥanafī jurists (Ḥanafī fuqahāʾ), who were influential in not only people but also bureaucracy, and the Ḥanafī theologians (Ḥanafī mutakallimūn), who followed al-Māturīdī’s theological method, did not come to terms on their interpretations of Abū Ḥanīfa. The Ḥanafī jurists who benefited mostly from juridical sources and manāqibworks were thinking different from the Ḥanafī theologians who relied on the treatises of Abū Ḥanīfa on such issues as the legitimacy of Kalām as a scholarly discipline, the responsibility of people of fatra(ahl al-fatra: people having no access to the message of Islam), and the creation of faith (īmān). The Ḥanafī jurists took a different stance on various issues and argued that faith is not created; the informative (khabarī) attributes of God (ṣifāt Allāh) mentioned in the Qurʾān cannot be interpreted (taʾwīl); no one can be held accountable for faith based on intellect alone unless the message of the Prophet reaches to her or him; the people of fatracannot be responsible for faith. They also stated that Abū Ḥanīfa broke his relationship with the theological (kalāmī) issues in the last years of his life. Although these jurists accepted Abū Ḥanīfa’s distinction between faith and deeds and his view of the stability of one’s faith without increasing or decreasing, they condemned theological discussions on these issues by going beyond the limits of the treatise of creed. While the Ḥanafī theologians known as the Ḥanafī scholars of Samarqand, who adopted the religious views of Imām al-Māturīdī of Samarqand acknowledged the intellect and considered it as an independent source in religion, the Ḥanafī jurists known asthe Ḥanafī scholars of Bukhārāauthorized the intellect only in understanding the transmission (naql) and its interpretation. The different opinions of the two groups can be seen clearly on the question of the religious responsibility of the people of fatra. When we look at the debates regarding Kalām and the Islamic law, we can see that the difference between these two cities (Samarqand and Bukhārā) stems from their methodological views on the epistemological values of the reason (ʿaql)and the transmission (tradition). Māturīdiyya is a school of theology established by the Ḥanafī theologians who upheld the necessity and significance of Kalām. It is possible to say that the Ḥanafī jurists did not contribute to the establishment and systematisation of this school; rather, they tried to prevent it. Our findings show that the Ḥanafī jurists who lived in Transoxiana differ from each other because of their different perspectives of Abū Ḥanīfa. In the historical process extending today, it is evident that the religious views of the Ḥanafī jurists and their interpretation of Abū Ḥanīfa have been prominent and effective, not that of Māturīdiyya, which is the understanding of the Ḥanafī theologians.

Mâverânnehir’de İslâm’ın yayılmasından itibaren her dönemde Ebû Hanîfe’nin (ö. 150/767) fıkhî ve itikādî görüşlerine dayanan din anlayışları güçlü oldu. Onun görüşlerine aykırılık taşıdığı düşünülen dinî telakkilerin ise halk nazarında güçlenmesi ve bölgede uzun süreli etkili olması mümkün olamadı. Neccârîlik ile Kerrâmîlik’in bölgede kalıcı olamaması buna örnek verilebilir. Benzer şekilde Ebû Hanîfe’nin akāid risâlelerinden ve akılcı yönteminden beslenen Mâtürîdîlik’in gerek İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) ve gerekse Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin (ö. 508/1114) hayatta olduğu yıllarda yaygın olan “Ebû Hanîfe tasavvuruna” aykırı görülmesi nedeni ile geniş bir halk desteğine ve baskın bir konuma ulaşamadı. Zira bölgede halk üzerinde açık bir otoriteye sahip olan hatta şehir idarelerine yön veren Hanefî fakihler ile Mâtürîdî’nin öncülüğünü yaptığı kelâm yöntemini kullanan mütekellim Hanefîler’in Ebû Hanîfe anlayışları tam olarak uyuşmamaktaydı. Daha çok fıkhî kaynaklar ile menâkıb eserlerinden beslenen fakih Hanefîler, kelâm ilminin dinî meşruiyeti, fetret ehlinin yükümlülüğü ve imanın yaratılmışlığı gibi konularda Ebû Hanîfe’nin risâlelerine dayanan mütekellim Hanefîler’den farklı düşünmekteydi. Fakih Hanefîler; imanın mahlûk olmadığını, haberî sıfatların te’vîl edilmemesinin daha doğru olduğunu, peygamberin daveti olmadan sadece akla dayanılarak yüce bir yaratıcıya inanma yükümlülüğünün başlamayacağını, fetret ehlinin sorumlu tutulmayacağını ve Ebû Hanîfe’nin âhir ömründe kelâmla meşguliyeti terk ettiğini savunmaktaydı. Bu kişiler, iman tanımına amelin dâhil olmadığı ve imanın artıp eksilmeyeceği gibi konularda Ebû Hanîfe’nin itikādî görüşlerini benimsemekle birlikte, akāid risâlesi muhteviyatını aşacak şekilde bu konularda konuşulmasını yani kelâmî faaliyetleri mekruh kabul etmekteydi. Semerkantlı İmâm Mâtürîdî’nin din anlayışını benimseyen mütekellim Hanefîler ise akla kendi alanında bilgiye ulaşmada bağımsız bir rol tanırken; Buhara Hanefîler’i olarak atıf yapılan fakih Hanefîler, akla sadece nakil bağlamında anlama ve yorumlama yetkisi tanımaktadır. Bu husus, fetret ehlinin dini yükümlülüğü konusunda tarafların ortaya koydukları görüşlerde açıkça görülebilmektedir. Kelâm ve fıkha dair bu tartışmaların geneline bakıldığında, her iki şehir özelinde ortaya çıkan bu farklılığın, aklın ve naklin bilgi değeri konusundaki metodolojik farklılığa dayandığı anlaşılır. Mâtürîdîlik, kelâm ilminin önemli ve gerekli olduğunu düşünen mütekellim Hanefîler’in gayretleri sonucunda teşekkül etmiş itikādî bir mezheptir. Bu ekolün ortaya çıkmasına ve sistemleşmesine fakih Hanefîler’in yeterince katkı sunmadığı hatta engel bile oldukları söylenebilir. Zira ulaşılan sonuçlar, Mâverâünnehir bölgesindeki Hanefî fakihlerin farklı Ebû Hanîfe tasavvurlarına sahip olmaları nedeni ile ayrıştıklarını göstermektedir. Günümüze uzanan tarihsel süreçte, mütekellim Hanefîler’in din anlayışı olan Mâtürîdîliğin değil fakih Hanefîler’in din anlayışının ve Ebû Hanîfe tasavvurunun etkin olduğu açıktır.