Mecelle’ye Göre Zamanaşımı Uygulamada Görülen Aksaklıklar ve Çözüm Önerileri


Creative Commons License

Kılınç A.

Uluslararası Mecelle Sempozyumu, Bursa, Türkiye, 25 - 27 Eylül 2017, ss.185-225

  • Basıldığı Şehir: Bursa
  • Basıldığı Ülke: Türkiye
  • Sayfa Sayıları: ss.185-225

Özet

Her hukuk sisteminde olduğu gibi İslam Osmanlı Hukuku ve buna bağlı olarak Mecelle de zamanın geçmiş olmasını bir takım hukuki sonuçlara bağlamıştır. Mecelle’nin 16 maddeden oluşan 14’üncü kitabının 2’inci bölümü zamanaşımı hakkındadır. Mecelle’deki bu hükümler bize zamanaşımının hak kazandırma fonksiyonuna sahip olmadığını, sadece hakkın geri alınmasına engel olduğunu göstermektedir. Bu durumda davalı, belirli bir usulde davacının hak sahibi olduğunu ikrar ederse, ‘zaman’ hukuki bir sonuç doğurmayacaktır. Uygulamada dönemin idarecilerini meşgul eden mesele, hazinenin alacağının zamanaşımına tabi olup olamayacağı konusu olmuştur. Mecelle cemiyetinin bir nevi geçiş hükmü niteliğinde olan, ‘dava kitabı’nın yürürlüğe girmesinden sonra hazinenin alacaklı olduğu davalarda zamanaşımı hükümlerinin uygulanması gerektiği yönündeki görüşü ve bu görüşün gereğinin yapılması ve ortaya çıkabilecek zarardan memurların sorumlu tutulması gerektiği yönündeki irâde-i seniyye, Mecelle’deki zamanaşımı hükümlerinin birçok kurum tarafından yorumlanmasına nedenolmuştur. Mecelle’nin 1660’ıncı maddesi alacak davalarının 15 seneden sonra görülmeyeceğini hükme bağlamışken; 1675’inci maddesi kamu yararına ait yerlerin davasında zamanaşımının geçerli olmadığını düzenlemiştir. Dönemin Maliye Bakanlığı hukuk müşavirliği, hazinenin alacaklı olduğu davalarda 1675’inci maddenin uygulanabileceğini, bunun için Padişah iradesinin yeterli olduğunu düşünmüş iken; Şûrâ-yı Devlet, bu alacakların da 1660’ıncı maddeye tabi olduğunu aksi halde hazinenin borçlu olduğu davalarda da zamanaşımının kalkabileceğini keza ‘medeni’ devletlerin de bu minvalde uygulaması olduğu şeklinde yorum yapmıştır. Şeyhülislam’ın devletin uğradığı zararı sorumlu memura rücu etmeninin maslahata uygun olduğu görüşü, Şûrâ-yı Devlet tarafından da kabul görse de Bâb-ı âlî zararı memurlara aksettirmemenin gayreti içinde yer almıştır. Çalışma ile Osmanlı idareci ve hukukçularının, araştırma konusu vaka ile ilgili olarak Mecelle hükümlerine vakıf oldukları; Padişah’ın görüşünün aksine kararlar alınabildiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca Mecelle’nin zamanaşımı hususunda hukuk birliği sağladığı ancak geçiş döneminin nispeten sancılı olduğu görülmektedir. Bu çalışma, bir kez daha hukuk kuralın ideal ve veya ideale yakın olmasının, hukuk sisteminin mükemmel işleyeceği garantisini veremeyeceğini ortaya koymaktadır. Zira normlar uygularcılarıyla şekil almaktadır. Keza, mevzuat değişikliği yapılması halinde geçiş dönemlerinde kuralı uygulayacak personele eğitimin verilmesi ve geçiş hükümlerinin net olması gerektiği çalışma ile bir kez daha ortaya konmuştur. Arşiv belgelerine dayanılarak hazırlanan bu tebliğ, Mecelle hükümlerinin Osmanlı idarecileri ve kurumları tarafından nasıl yorumlandığı ve ortaya çıkan sorunları nasıl çözümlediğini göstermesi açısından farklılık arz etmektedir.