Önce Söz Vardı Yorumsamacılık Üzerine Bir Deneme
Vadi Yayınları, Ankara, 1996
- Yayın Türü: Kitap / Araştırma Kitabı
- Basım Tarihi: 1996
- Yayınevi: Vadi Yayınları
- Basıldığı Şehir: Ankara
- Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Adresli: Hayır
Özet
"Başlangıçta söz vardı" demek, sözü merkeze almak her zaman eylemin rolüne karşı yadsıyıcı bir tutum içinde olmayı gerektirir mi? Sözü sürekli kavramsal bir partneriyle beraber düşünüp öbürünü ihmal etmemiz mi gerekiyor? İnsanların hayata karşı takındıkları tutumun sözle, sözün "diğer"i olan şeylerle örrneğin, yazıyla, eylemle, pratikle- veya hayatın başka alanlarıyla ilişkisinin kurulma biçiminden mi kaynaklanıyor? Örneğin Batı'da Aydınlanma'nın ülkeler arasında arzettiği bunca farklılıklar veya Batı'nın dünyanın diğer toplumlarına karşı durumu "söz" karşısındaki çok özgül tutumlardan mı ileri gelmiştir?
Günümüzde yorumsamacı ve postyapısalcı düşüncelerin “merkezî” tematiğini (kendileri her çeşit tematiğin merkezîleştirilme stratejilerine karşı deşifre etmek/yapıçözümüne uğratmak suretiyle amansız bir savaş açmış olsalar da) sözün Batı'daki özgül kurulma biçimleri hakkındaki tartışmalar teşkil etmektedir. Batı'da Nietzsche ve Heidegger'in önayak olduğu ve günümüz temsilcilerinden Derrida, Gadamer ve Ricoeur'un başını çektiği yorumsamacı ve postyapısalcı düşünürler, farklılaşan tonlarla Sokrates'ten bu yana yürürlükte olan bir metafiziğin sorgulamasını yapmaktadırlar. Aynı tematik bugün yaşanmakta olan ve bazen ideolojik bazen dinsel, bazen de bilimsel bilginin alet olduğu tahakküm biçimlerinin çoğunu sözü merkeze alan bu metafiziğe bağlamaktadır.
Yeni Ahit'te Yuhanna İncilinin ilk sözü olan "Önce Söz Vardı" Kelamın Tanrısına gönderme yapmaktadır. Hıristiyan teolojisinde Kelamın Tanrısının 19. yüzyıldaki Alman kültüründe Eylemin Tanrısıyla bir müsademeye girdiği ve Alman düşünce tarihinde gecikmişlikle de ifade edilen özgüllüğün bu Söz Tanrısına olan imandan kaynaklandığı düşünülmüştür. Almanlar Yahudice bir Eylem Tanrısına tâbî olmuş gözüken Fransa, İngiltere ve Amerika'nın tuttuğu yola girip girmeme tartışmasını geç Aydınlanmaları döneminde bu söz-eylem tartışması bağlamında yapmışlardır. Örneğin Marx'ın kendi adına -özellikle gençlik döneminde- bu tartışmayı Eylem Tanrısı lehinde sonuçlandırmış olduğu söylenebilir. Ne de olsa “filozoflar şimdiye kadar dünyayı hep yorumlamakla uğraşmışlardır, oysa asıl olan onu değiştirmektir” (Feuerbach Üzerine 11. Tez). Ancak bu tercihi Althusser tarafından olgun olmayan ideolojik dönemine ait bir tercih olarak nitelenecektir. O halde Althusser'in olgun diye nitelendirdiği dönemde Marx'ın daha bilimsel, daha nesnelci bir tutum içerisine girerek Söz Tanrısından yana tavır değiştirdiği söylenebilir. Dünyayı değiştirebilen özneye inancın karşısında doğanın, tarihin kendi açılımını sergilediği ve bize onu yorumlamaktan başka bir şeyin düşmediği bir söz-merkezcilik…
Kuşkusuz söz yalnızca eylemle bir karşıtlık içerisinde düşünülüyor değildir. Derrida'nın yazılarında, örneğin, Batı metafiziğini belirleyen ve sözü merkeze alan karşıtlık sözün yazıyla kurduğu karşıtlıktır. Daha doğrusu sözle yazı arasında kurulmuş karşıtlık. Ayrıntılarına üçüncü bölümde ('Postmodernizm ve yorumsamacılık' bölümünde) girmeye çalışacağımız bu karşıtlık Derrida'nın Batı düşüncesini belirleyen mevcudiyet (bulunuş, huzur) metafiziğini (metaphysics of presence) beslediği düşünülmektedir. Huzur metafiziği, kesinlik arayışında olan, dil ile gerçeklik arasında birebir bir mütekabiliyetin kesinkes kurulabileceği, dolayısıyla dilin gerçekliği olduğu gibi yansıtacağı, bu mütekabiliyetin ve hakikatin sorunsuz biçimde ortaya çıkabileceği ve konulabileceği yönünde safça iyimserlikle nitelenen bir metafiziktir. Sözün sabit bir anlamı vardır ve bu anlam burada ve şimdi tespit edilebilir, anlamın kastına ulaşılabilir ve metinde yazarın niyeti kesin olarak kavranabilir.